Tolstoy’u Ağlatan Kadın: Anna Karenina

tarafından
Şubat 2, 2026
12 dakika okuma süresi

Bu metni yazmak için on bir yıldır zihnimde geviş getiriyorum; yazıya başlamadan önce, okurun beni mazur görmesini umarak, makaleyi kişisel deneyimlerimden ve duygularımdan bağımsız biçimde ele almamın imkânsız olduğunu söylemek zorundayım.

On bir yıl önce, hatta yeni seneyle birlikte bu süre on iki yıla varacak, lisedeki edebiyat hocam bana Lev Nikolayeviç Tolstoy’un Anna Karenina’sını hediye etti. Kendisi bugüne dek tanıdığım en iyi filologlardan biriydi, doktorasını Rus edebiyatı üzerine yapmıştı. Lisedeyken sürekli edebî yarışmalara katıldığım için derslere gelmiyordum. Bu yüzden hocam başlarda beni hiç sevmezdi; hatta arkadaşlarım bilerek beni sınavda bırakacağını söylerlerdi. Ancak bir gün oturup onunla edebiyat üzerine konuşup şiirler okuduk. O günden beri en büyük destekçim oldu.

O zamanlar Rusça eğitimim yoktu ama romanın başlangıcındaki o muhteşem cümle öyle bir kalbimden vurdu ki eserin çevirisini okumak istemedim:

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” 

Rusçayı Tolstoy yüzünden öğrendim…

Anna Karenina, 2012

Yorumlara geçmeden önce, kitabı okumamış okurlar için kısaca Anna Karenina’dan söz etmek istiyorum. Roman, Rus aristokrasisinin katı kuralları içinde, evli ancak mutsuz bir kadın olan Anna’nın, toplumu hiçe sayarak yaşadığı yasak ve tutkulu aşkın hikâyesini anlatır. Yasak aşkı nedeniyle toplumdan dışlanarak yalnızlaşan Anna, romanın sonunda kendini tren raylarına atarak intihar eder. Yan karakterler bakımından da oldukça zengin olan eserde, Levin ve Kitty’nin dürüst bir sevgiyle kurduğu evlilik ise Anna ile Aleksey’in ilişkisine tam bir karşıtlık oluşturarak, aşkın yapıcı ve huzur veren yüzünü temsilen kaleme alınır. Şimdi hazırsak başlayalım.

“Bilgi birikimi” ifadesi bana hiç hitap etmiyor. Ne demek bu? Okunmuş kitaplar, hafızada kalan bazı bilgiler, ezberlenmiş metinler… O kadar çok kendini her şeyi bilen, sadece ezberleriyle dolaşan ‘bilgiç’ gördüm ki yaşım olgunlaştıkça bilgiç olmakla bilge olmak arasındaki farkı daha iyi anlıyorum… Metinler sadece mekanik şekilde okunup akılda tutulmamalı. Onlar senin “benliğinin”, ruhunun, kişiliğinin bir parçası olmalı. İşte o zaman, artık sıradan bir bilgi yığını değil, bambaşka bir şey hâline gelir. Michel Tournier’in dediği gibi:

Kitaplar, mezarlarında yatan ölüler gibidir; ta ki sen onları eline alıp okumaya başlayana kadar.

Kitap seninle temas ettiğinde, damarlarına işler, bir parça senin olur. Bu artık sadece bilgi olmaktan çıkar, artık bir yönelimdir, bir kaderdir. Anna’yı belki de bu yüzden bu kadar sahiplendim, onda benden bir parça vardı. Sadakatsizlik söz konusu olmasa bile, hayatım boyunca toplumun, kültürün dayattığı yargılara karşı kendi seçimlerimi yaptım, sonuçlarına da göğüs gerdim. Üstelik hiç pişmanlık duymadan.

Eser üzerine sohbet ettiğim kişiler, sık sık bu onu Madam Bovary1 ile kıyaslar. Hatta bazıları, Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’yu yazarken Bihter karakteri üzerinden Flaubert’ten ilham aldığını öne sürer. Tolstoy’un neredeyse hiç Flaubert’e atıfta bulunmadığı biliniyor; fakat olay örgüsü ve diğer birçok unsur bakımından kitapların oldukça benzer olduğunu iddia edenler var. Bu iddiaysa tamamen yanlış, çünkü zina teması Flaubert’in icadı değil; Madam Bovary dışında, kadınların sadakatsizliğini konu alan pek çok eser mevcut, hatta mitolojide bile örnekler var.

Sorun yalnızca aldatma meselesiyle sınırlı değil. Anna Karenina, çok daha derin, özgün bir yapı.  Doğal olarak, bu romanı tam anlamıyla kavrayabilmek için, yaratıldığı dönemin toplumsal ve kültürel bağlamını bilmek gerekiyor. Ayrıca Lev Nikolayeviç’in kendi felsefi anlayışını anlamak da şart. Zira Anna Karenina, ciddi bir ruhsal bunalımdan doğmuş bir yapıt. Burada basit bir gerçeği hatırlamak yeterli: Tolstoy, bilinçli yaşamı boyunca düzenli şekilde günlük tutmuş hem de hayatının sonuna kadar bu alışkanlığından vazgeçmemiştir çünkü günlüklerini kendi eserlerinin en değerli tamamlayıcısı olarak görüyordu. Ancak Anna Karenina üzerinde çalıştığı dönemde, günlük tutmayı bırakmış; çünkü her şeyi doğrudan roman formatında aktarmayı tercih etmişti. 

Büyük yazarların erkeklerin sadakatsizliğini birkaç sitemle geçiştirirken, kadınlarınki söz konusu olduğunda hikâyeyi trajediyle, üstelik çoğu zaman ölümle bitirmelerine bir burukluk duyuyorum. Anna’nın sonu da bunun bir örneği. Gerçi Tolstoy’un Anna’yı “öldürmesi” de kolay değildi. Hizmetçisinin anlattığına göre günlerce odasına kapanmış; ne yemek yiyor ne su içiyormuş. En sonunda kapıyı kırıp girdiklerinde Tolstoy’un yere yığılmış hâlde “Anna’yı öldürdüm,” diye ağlayarak bulmuşlar.

Daha önce de değindiğimiz gibi, Anna Karenina derin bir ruhsal kriz ortamında ortaya çıktı. Gerçekten de Tolstoy bu eseri, Arzamas Dehşeti2’ni deneyimledikten sonra kaleme almaya başladı. Tam o sırada Savaş ve Barış romanını bitirmiş ve bu eserden önemli bir kazanç elde etmişti. Kendisi için yeni bir malikâne satın almaya karar verdi ve görmek istediği her şeyi incelemek üzere yola çıktı. Ancak malikaneye giderken, Arzamas’ta sıradan bir handa mola verdiği sırada korkunç bir an yaşadı; sanki ölümün kendisi onunla konuşuyordu ve bu olay, hayata dair tüm perspektifini ve tutumunu kökten değiştirdi. Bu deneyimin ardından, insanların çoğu zaman gerçekten ihtiyaç duydukları şeylere gereksinim duymadığını fark etti. Ne malikânelere, ne mülkiyete, ne de diğer varlıklara ihtiyacı vardı; ona göre hayatın anlamı, yalnızca maddi değerlerin ötesinde bir yerde olmalıydı.

Tolstoy’u derinden etkileyen bir diğer unsur ise, doğal olarak, büyük Alman filozof ve dünyaca ünlü bir kötümser olan Arthur Schopenhauer’di. Bu arada, artık Türkçe okumaları felsefe saymasam da, Schopenhauer’i okumak benim için epey zordu; tıpkı Kafka gibi… Ancak nasıl Nietzsche ve Dostoyevski manevi açıdan birbirine yakınsa, Tolstoy ve Schopenhauer de öyle yakın gelir. Schopenhauer felsefesinin temel kavramlarından biri şudur: İnsanlar hayal kırıklığına mahkûmdur, çünkü gerçekte kendi tasavvur dünyasında yaşarlar. Hem çoğu zaman bu tasavvurların dışına çıkamazlar. Örneğin bir nesne görüyorsunuz, diyelim ki bir lamba; ama aslında o lambanın ne olduğunu tam anlamıyla kavrayamazsınız. Elinizde yalnızca ona dair kendi zihinsel tasarımınız vardır, hepsi bu. Üstelik bu tasarımlar hem yaşam deneyimlerinizle, hem aldığınız eğitimle, hem duygusal hâlinizle, yetiştiğiniz kültürle, inancınızla hem de sayısız başka etkenle biçimlenir. Sonuç olarak insanlar mutluluk ile doyum bulmakta neredeyse hiçbir zaman başarılı olamazlar, tatmin hissedemezler çünkü tasavvurlarının eninde sonunda parçalandığını görürler. 

İşte tam da bu nedenle, iki insan arasındaki iletişim son derece güç oluşur; çünkü çoğu zaman taraflar bambaşka şeylerden söz eder. Bu durum, dilin en temel sorunlarından biridir. Sonuçta dil, iletişim kurmak için vardır — neredeyse tek etkileşim aracımızdır. Buna rağmen karşımızdakini çoğu zaman gerçek anlamda kavrayamayız. Dahası, bazı insanlar dili ustaca kullanamadıkları için düşüncelerini ve duygularını kelimelerle tam olarak ifade bile edemezler. Bu yüzden, kendisinin bile anlamadığı, boş ve dağınık sözler üretirler. 

Peki Anna Karenina bize ne sunuyor? Romanda, iki figür dışında neredeyse bütünüyle bir tür mutlak işitmezlik hâli ile karşılaşırız. Tesadüf değildir ki Tolstoy, bir dönem romanın adını “İki Aile” olarak düşünmüştür. Çalışma defterlerinde de böyle geçer. Çünkü belli bir uzaklığa, aşkın nasıl ortaya çıktığını gözlemleyebilecek bir bakış açısına ihtiyaç vardı. Asıl mesele şudur: yazar, aşkın olağanüstü bir duygu olduğunu, insanı yöneten ve çoğu zaman insan üzerinde hâkimiyet kuran bir güç olduğunu çok iyi kavrıyordu.Tam da bu nedenle, romanda size iki tamamen farklı aşk manzarası sunar. 

Anna ile Vronski arasındaki ilişki, örneğin yalnızca aşk romanları okuyup hayal ettiği tutkuyu yaşamak isteyen —yani böyle bir şeye muhtaç olan— Emma Bovary’nin ilişkisindeki gibi sıradan bir heves değildir. Emma, kitaplarda okuduğu aşkı bulamadığını fark eder; bu boşluğu dolduracak bir şeye ihtiyaç duyar. Anna ise bambaşkadır. O, tamamen sıradan bir yaşam sürmektedir. Evet, hayatında aşk yoktur; çünkü kocasına karşı bir sevgi hissetmez. Dönemin pek çok kadını gibi evliliğini para, toplumsal konum ve benzeri gerekçelerle yapmıştır. Tam da bu yüzden, gerçek aşkla karşılaştığında hayatı kökten sarsılır. Bu duygu, onun tüm kavrayışını değiştiren, onu toplumdaki yerinden, sahip olduğu her şeyden vazgeçmeye iten bir güç hâline gelir. Çünkü dürüst yapısı gereği Anna yalanla yaşayamaz; aşkını saklamak yerine apaçık yaşamak ister.

Bu anlatının karşıt tarafında ise Levin ile Kitty’nin hikâyesi yer alır. Elbette onların da kendi sıkıntıları vardır. Üstelik Levin, aslında Tolstoy’un doğrudan bir alter egosudur. Tolstoy yalnızca aşkın genel olarak nasıl doğduğunu anlamaya çalışmakla kalmaz, aynı zamanda aşkın yanlış bir temelde başlaması hâlinde nelere yol açabileceğini de sergilemek ister. Vronski açısından bakıldığında, Anna ile ilişkisi sıradan entrika değildir. Bu bağ, onu tamamen dönüştüren bir deneyimdir. Üstelik Vronski derin bir karakter olarak çizilmemiş; dürüst bir asker, biraz sanatla ilgileniyor gibi görünüyor, ama onun sanata yaklaşımı hâlâ amatör.

Hatta bir bölümde, Anna ve Vronski İtalya seyahatlerinde ressam Mihaylov’u ziyaret ederler. Bu arada, Mihaylov’un prototipi Tolstoy’un arkadaşı, Rus ressam Nikolay Gay’dır. İşte Mihaylov, Anna Karenina’nın portresini yaparken —ki daha sonra herkes hayran kalır— yalnızca yüz hatlarını değil, ruhunu da ne kadar doğru ve etkileyici bir şekilde yansıtır. Ancak Vronski bunu takdir edecek olgunluğa sahip değil. Onun için resim, sadece basit manzaralardan ibarettir. Sanatın ince detayları, bir manzaradan öte hayatın kendisini ve gerçekliğin oluşumunu şaşırtıcı bir doğrulukla gösterebilme gücü, onun kavrayışını aşar. Fakat Mihaylov bunu başarıyor. Tam da bu portre, Anna Karenina’nın sıradan bir kadın olmadığını kanıtlar. Levin bile onunla tanıştığında, yalnızca güzelliğine değil, zekasına, hissedebilme yeteneğine ve dairesinde gördüğü Mihaylov portresine hayran kalır…

Romanda iki aile ve iki ayrı hikâye var. Bir aşk hayat verici, diğeri ise yıkıcı. Anna ile Vronski arasında ortaya çıkan yalnızca bir tür aşktır: Tutku aşkı. Bu, fiziksel çekim üzerine kurulmuş, ancak derin bir manevi anlayış barındırmayan bir ilişkidir. Bu âşıklar trajediye doğru sürüklenir; çünkü birbirlerini gerçekten duymamaktadırlar. Vronski, Anna’yı işitmez; Anna da Vronski’yi kavrayamaz.

Anna Karenina, 2012

Bunun karşıtı ise Levin ile Kitty’nin hikâyesi. Onların da zaman zaman sorunları olur, fakat her zaman konuşabilirler ve duygularını paylaşabilirler; üstelik birçok şeyin söylenmeden kaldığı durumlarda bile. Bu noktada yazar çok basit ama derin bir gerçeğe işaret eder: Gerçek aşk her zaman bir diyaloğu içerir. Bu, duygularınızı iletebilme ve gerçekten duyulabilme imkânını sağlar. Anna ve Vronski aşklarında diyalog olmadığından, birbirlerini gerçekten duymadıklarından, kaçınılmaz olarak trajediye sürüklenirler. Unutmayalım ki, her şey Anna’nın morfin kullanımıyla daha da karmaşık hâle gelir; bu elbette düşünce sürecini etkiler, onu baskılar ve bilincini değiştirir. Belli bir noktada Anna, artık Vronski’nin kendisini terk edeceğine tamamen ikna olur. Hatta ayrılığı açıkça düşünmeye başlar. Vronski gitse de ona mektuplar yazar; ancak o bu mektupları almaya vakti bulamaz. 

Etrafında ne olursa olsun, her şey onu tek bir düşünceye iter: Vronski bir haindir ve cezalandırılmalıdır. Romanın epigrafı, “İntikam benimdir, ben ödeyeceğim”, bir tesadüf değil. Anna, Vronski’yi cezalandırmak ister. Aslında hayattan vazgeçmeyi düşünmez. Trenin altına düştüğü anda, aslında içinde bir inanç filizlenir. O an şöyle düşünür: “Tanrım, ne yapıyorum ben?” Küçük bir kız çocuğu olduğu zamanları hatırlar. Ayağa kalkmayı dener, ama artık kalkamaz; çünkü devasa bir güç onu alıp sürüklemekte, ezmekte ve parçalara ayırmaktadır. O aslında Vronski’nin acı çekmesini, bu aşk uğruna neler kaybettiğini anlamasını ister. Artık onun mutlu olmasını istemez. İşte bu yüzden, kendi hayatını sona erdirmeyi seçer ve bunu gerçekleştirir. Psikolojik betimleme açısından bu, romanın en parlak sahnelerinden biridir.

Tolstoy’un, neredeyse her karakterin zihnine girip onların iç dünyasını bu kadar net bir şekilde yansıtabilmesi her zaman hayranlık uyandırmıyor mu? Ne de olsa Anna, Vronski’yi cezalandırmayı gerçekten başarır. Çünkü romanın son bölümünde Vronski ile tekrar karşılaştığımızda, onun savaşa gittiğini görürüz ve açıkça belirtir: Ölümünü bulmak için Türk Savaşı’na katılmıştır; artık yaşamak istememektedir. Ellerindeki kan, onun laneti hâline gelir. Kendisini suçlayacaktır; hayatındaki en büyük aşkı kaybettiği, mutluluğunu kendi eliyle mahvettiği ve aslında onu trenin altına kendi gönderdiği için.

Romanın sonlarına doğru en sevdiğim sahnelerden biri, Levin’in tarlaya çıktığı an. Elinde bir tutam ot vardır; üzerinde bir böcek yürümektedir. Otu bilinçsizce bir elinden diğerine aktarır ve böcek de otun üzerinde sürünmeye devam eder. Tıpkı Levin’in düşüncelerinin, başka yere doğru evrildiğinin işareti gibi…

Aslında Anna hakkında daha çok yazmayı planlıyorum. Bu bir başlangıç oldu. Sevgili Didem Madak’ın dediği gibi:

‘’Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından 

Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda.

Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman, 

Atıyor kendini raylara. Neden her aşk

Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka?’’

  1. Madam Bovary, romantik hayaller peşinde koşan Emma Bovary’nin, sıkıcı taşra yaşamından ve mutsuz evliliğinden kaçmak için girdiği yasak ilişkileri ve borç batağını anlatır. Hayal kırıklığına uğrayarak trajik bir sona sürüklenir. Roman, hayal ile gerçek çatışmasını ve 19. yüzyıl burjuva toplumunun yozlaşmasını eleştirir. ↩︎
  2. Tolstoy’un 1869’da, malikâne almak için gittiği Arzamas kasabasında bir handa yaşadığı, ani ve derin bir varoluşsal krizdir. Yazar, hiç beklenmedik bir anda, ölümün mutlaklığı ve hayatın anlamsızlığına dair dayanılmaz bir korku ve panik duygusuna kapılmıştır. Bu kısa ama şiddetli deneyim, onun hayata ve sanata bakışını temelden değiştirmiş, dini ve felsefi arayışlarını derinleştirmiştir. ↩︎

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bunu Kaçırma!

Anne Bu Gece Masal Okuma, Uykum Kaçıyor!

Günümüzde çocukları rahatlatan, güzel rüyalara dalmasına

Biriken Sarılmalar Defteri

Altı çizilen satırların, kokusu sindi hırkalara.