Tıbbın en gelişmiş cihazları, kanımızda dolaşan hormonları ölçebilir, organlarımızın yapısını görüntüleyebilir, hücrelerin davranışlarını analiz edebilir. Fakat insan bedeni yalnızca ölçülebilir olanla sınırlı değildir. Zira beden, ruhtan ayrı düşünülemez. Ve bazen en çok, görünmeyen yaralar iltihaplanır. Bazı ağrılar vardır ki, ağrı kesici işlemez. Bazı yorgunluklar vardır ki, uykuyla geçmez. Bazı hastalıklar vardır ki, yapılan tüm tetkiklerde bile bir neden bulunamaz. Çünkü bazen beden, kendi biyolojik dilinden değil, başka bir kaynaktan konuşur. Ve çoğu zaman bu kaynak, kişinin kendi bilincinin bile fark edemediği bir yerden gelir.
Freud, insan ruhunu bir buzdağına benzetmiştir. Bilincimiz, suyun üstünde görünen küçük bir parçadır yalnızca. Asıl hacim, yani gerçek derinlik; gözle görülmeyen, suyun altında kalan o devasa kütledir. Bilinçdışı, Freud’un tanımladığı haliyle, bastırılmış arzuların, kabul edilmeyen düşüncelerin ve çözümlenmemiş çatışmaların deposudur. O karanlık alanda çocukluk travmaları, suçluluk duyguları, utançlar ve ifade bulamamış arzular yaşar. Ve eğer bu duygular görülmez, anlaşılmaz, dile gelmezse, bir şekilde ifade bulmak ister. Bilinçte yer bulamazlarsa, beden onların sahnesi olur. Semptom işte bu noktada belirir.
Yaşanmayan Duyguların Bedensel İfadesi
Freud, semptomu bir tür uzlaşma biçimi olarak tanımlar. Bilinçdışı bir çatışma vardır; bir arzu, ahlaki değerlerle ya da dış dünyanın gerçekliğiyle çelişir. Bu çatışma bastırılır, ama tamamen yok olmaz. Enerjisi bir başka yolla geri döner: bedensel bir belirti olarak. Freud’un histeri vakalarında gördüğümüz gibi, bir felç, bir körlük, bir ağrı… Hepsi, ruhun kendi içinde çözemediği gerilimlerin bedende kurduğu sahnelerdir.
Bugün bilimsel alanlarda, özellikle psikonöroimmünoloji gibi disiplinlerde, şunu açıkça görebiliyoruz: Stres, kaygı ve bastırılmış duygular; bağışıklık sisteminden hormonlara, sinir sisteminden sindirim sistemine kadar birçok fizyolojik yapıyı etkiler. Gabor Mate, kronik stresin vücutta bir tür “hücre düzeyinde tükenmişlik” yarattığını ve bastırılan duyguların zamanla otoimmün hastalıklara kadar varabilen fizyolojik sonuçlara yol açtığını savunur. Ona göre, “Beden, hayır demediğimiz yerlerde konuşmaya başlar.” (Mate, When the Body Says No, 2003)
Midede bir ülser, kalpte hızla çarpan atışlar, ciltte nedeni bulunamayan kızarıklıklar… Bunlar belki de bastırılmış öfkenin, yaşanmamış yasın ya da ifade edilememiş bir travmanın bedensel tezahürleridir. Çünkü beden, bilinçdışının hizmetindedir; tıpkı bir tercüman gibi, ruhun sessiz çığlıklarını fizyolojik dile çevirir.
Bir çocuk düşünün: Sevilmediğini hissettiği ama bu duygusunu dile getiremediği bir evde büyüyor. O çocuk, yıllar sonra yetişkin olduğunda bağışıklık sistemi bir türlü durulmayan inflamasyonlar üretmeye başlar. Çünkü beden, zamanın ötesinde bir sadakatle travmaya bağlı kalır. Adeta hücreler de hatırlar. Unutulmuş sanılan, aslında yalnızca bastırılmıştır.
Endokrin sistem, sinir sistemi ve bağışıklık sistemi… Tüm bu fizyolojik yapılar yalnızca dış uyaranlara değil, içsel ve bilinçdışı uyaranlara da yanıt verir. Bu yanıt, kimi zaman bir semptom, kimi zaman kronik bir rahatsızlık, kimi zamansa açıklanamayan bir bitkinlik şeklinde kendini gösterir.
Bu nedenle modern tıp, bedeni iyileştirirken ruhu göz ardı edemez. Zira bazı hastalıkların ilacı farmakolojik değildir. Ve bazı ağrılar, ancak duyulduklarında diner. Belki de asıl tedavi, semptomu bastırmak değil, onu anlamaya çalışmaktır. Belki de bedenin en derin arzusu duyulmaktır. Sustuğumuz, unuttuğumuz, bastırdığımız her şey bir gün bir yerden ses verir; kimi zaman bir eklemde, kimi zaman göğüste sıkışan bir nefeste…
Bedeni iyileştirmek için, önce ruhun acısını duymak gerekir.
