Size şunu söylesem bana katılır mısınız: Peşinden deliler gibi koştuğumuz çoğu şeyin aslında tutkunu bile değiliz, yalnızca ardına düşmeye cesaret edemediklerimizden ya da mecburiyetten bize verilenlerden kaçıyoruz. Bunu yaparken de hep bir telaşa düşüyor, yetişmeye çalışıyoruz. Halbuki bir durup düşünmek gerek. Teknik olarak aynı anda gerçekleşiyor olsalar bile, bir şeylere yetişmek mi zor yoksa bir şeylerden kaçmak mı?
Aslına bakarsanız, benim cevabım kaçmak. Çünkü yetişmeye çalıştıklarımızın bir kısmı aslında bize, kendi tercihlerimize bağlıyken ve dolayısıyla onları seçebiliyorken, kaçtıklarımızın hiçbiri üzerinde kontrolümüz yok. Hepsinin esiriyiz, sanki süreci tanıdığımız tanımadığımız onlarca patron yönetiyor ve en üst makamda oturan da zihnimiz. Aklımızın ve kalbimizin birleşip bir form oluşturduğunu ve onun da şeytani bir ikize sahip olduğunu düşünün, ben de canlanan tam olarak bu.
Hayata ve kendinizde biraz uzaktan baktığınızda görecekleriniz sizi çok şaşırtabilir. Neyi neden yaptığınızı ne sıklıkla sorguluyorsunuz bilmiyorum ama, kim olduğunuzun ve neyi arzuladığınız cevapları buralarda yatıyor. Kaçmak dedik. Kaçıyorum, niçin? Kaçıyorum, nasıl? Ve kaçıyorum, neyden?
Yetişmeye çalıştıklarıma ulaştığım yerde varacağım sonuç beni bu hislerden, geçici meşguliyetlerden kurtaracak mı, yoksa ben hep yeni bir bitiş noktası ararken bir yandan ızdırapla kıvranacak mıyım… Neyin ızdırabıyla? Hangi kafeslerin içinde olduğumu düşünmenin, bazen zincirleri kırabilecek gücü arayamıyor, arasam da sahip olamıyor olmanın, yolun da yolculuğun da aslında kısacık olduğunu bilmenin.
Özetle aciziz aslında. Çok da bir yetkimiz, kontrolümüz yok gibi geliyor kulağa. Ama zaten işin sırrı orda. Yetişmenin neredeyse hiçbir anlamda marifet olmadığını anladığımızda, duymanın, dinlemenin, görmek için bakmanın önemini kavradığımızda, yavaşça bir nefes alıp soluklandığımızda ve son olarak cesaretimizi toplayıp kaçmayı bıraktığımızda başkan da biziz, patron da.

